TARİH YAZIYORUM 10

Ömer Efe Alkış

  1. Soğuk Savaş ve Bilimsel Etkileri

Soğuk Savaş, ABD ve Sovyetler birliği önderliğinde bulunan ABD’ nin önderlik yaptığı Batı Bloğu (Kapitalist Blok) Sovyetlerin önderlik ettiği Doğu Bloğu (Kommünist Blok) olarak iki tarafın bilim ve üretim alanında olan çatışmasıdır.

Soğuk Savaş dönemi yıl olarak 1947-1991’ e tekabül etmektedir.

Soğuk Savaş, iki blok arasındaki savaş olsada arada tarafsız olan üçüncü bir blok daha vardır. Bu blok, ‘Bağlantısızlar Harekatı’ olarak bilinir. 

Çin ve Yugoslavya, aynı anda Doğu Bloğu ve Bağlantısızlar Harekatı’ na üyedirler. Bunun nedeni Sovyetler Birliği ile olan fikir ayrılıklarıdır.

Soğuk Savaş, 2. Dünya Savaşı sonrasında birçok ülkenin Sosyalist düzene geçmesiyle, ABD’ nin tepkisini çekti ve Sovyetler Birliğine, Siyasal Savaş açtı.

TARİH YAZIYORUM 9

MİMAR SİNAN

Duru

Doğum Yeri: Kayseri/Türkiye

Doğum Tarihi: 29/5/1489 – 17/7/1588

Osmanlı İmparatorluğunun yükseliş döneminin baş mimarı olan Mimar Sinan, Kanuni döneminde 28 yıl, II. Selim döneminde 8 yıl ve III. Murad döneminde de 14 yıl olmak üzere toplamda 50 yıl hizmet verdi.

Mimar Sinan kimdir?

Osmanlı klasik mimarisinin şekillenmesinde büyük rol oynayan Mimar Sinan, 1489 yılında Kayseri’nin Ağırnaz köyünde doğdu. Babasının adı Abdülmennan dedesinin adı da Dülger Yusuf’tur.

Ortaya çıkardığı eserlerle Osmanlı Türk mimarisini zirveye taşıdı. Birçok mimar onun eserlerinden birini gerçekleştirebilmek için ömürlerini harcarken, Mimar Sinan ömrü boyunca gerçekleştirdiği eserleriyle tüm dünyayı etkiledi.

Devşirme zamanında İstanbul’a getirildiğinde Yeniçeri olarak yetiştirilmek üzere acemi ocağına yerleştirildi. Burada yedi yıl eğitim aldıktan sonra yeteneğine bağlı olarak köprücüler sınıfına alındı. Bu andan itibaren de İstanbul’un en önemli ustalarıyla çalışma ve ders alma şansı yakaladı. Bu ustaların arasında Beyazıt Camii’nin ustası Mimar Hayrettin de bulunmakta. Ancak Mimar Sinan’ın yeteneğini geliştiren en önemli unsur, çıktığı seferlerde görüp incelediği sanat eserleriydi.

Mimar Sinan’ın eserleri nelerdir?

Camiler

1. Süleymaniye Camii İstanbul

2. Şehzade Mehmet Camii İstanbul-Fatih

3. Mihrimah Sultan Câmii – Üsküdar’da, iskelede

4. Selimiye Camii– Edirne Merkez’de

5. Sokullu Mehmed Paşa Camii-İstanbul-(Azapkapı)

6. Atik Valide Camii-İstanbul Üsküdar

7. Mustafa Paşa Camii-İstanbul-Eyüp

8. Güzelce Kasımpaşa Camii-İstanbul-

9. Bali Paşa Camii-İstanbul- Kasımpaşa

10. Kılıç Ali Paşa Camii-İstanbul-(Tophane’de),

11. Rüstem Paşa Camii Tekirdağ

12. Sinan Paşa Camii-İstanbul-Beşiktaş

Medreseler

1. Rüstem Paşa Medresesi-İstanbul-Fatih

2. Semiz Ali Paşa Medresesi-İstanbul-Fatih

Külliyeler

1. Süleymaniye Külliyesi-İstanbul-Fatih

Darülkurralar

1. Atik Valide Sultan Darülkurrası-İstanbul-Üsküdar

2. Sokollu Mehmet Paşa Darülkurrası-İstanbul-Eyüp

3. Sultan Süleyman – Süleymaniye Darülkurrası-İstanbul-Fatih

Dârüşşifâlar

1. Sultan Süleyman-Süleymaniye Darüşşifası-İstanbul-Fatih

Türbeler

1. Şehzade Mehmet Türbesi-İstanbul-Fatih

2. Kanuni Sultan Süleyman Türbesi-İstanbul-Fatih

3. Arap AhmedPaşa Türbesi (Fındıklı’da),

Hamamlar

1. Atik Valide Sultan Hamamı-İstanbul-Üsküdar

2. Kılıç Ali Paşa Hamamı-İstanbul-Beyoğlu, Tophane

4. Hürrem Sultan Hamamı-İstanbul Sultanahmet

4. Hürrem Sultan Hamamı-Mihrimah Sultan Hamamı Edirnekapı

6. Haseki Sultan Hamamı (Bahçekapı’da),

İmâretler

1. SultanSüleymân İmâreti (Süleymaniye’de),

2. Haseki Sultan İmâreti (Mekke’de),

3. Haseki Sultan İmâreti (Medîne’de),

Su Yolları Kemerleri

1. Bend Kemeri (Kağıthâne’de),

2. Uzun Kemer (Kemerburgaz’da),

3. Mağlova Kemeri(Kemerburgaz’da),

4. Gözlüce Kemer (Cebeciköy’de),

5. Müderris köyü yakınındaki kemer (Kemerburgaz’da).

6. Kırık Kemer

Köprüler

1. Büyük çekmece Köprüsü,

2. Silivri Köprüsü,

3. Mustafa Paşa Köprüsü (Meriç üzerinde),

Kervansaraylar

1. Kervansaray (Sultan Süleymân İmâreti yakınında),

2. Kervansaray (Büyükçekmece’de),

3. RüstemPaşa Kervansarayı (Rodosçuk’ta),

4. KebecilerKervansarayı (Bitpazarı’nda),

Saraylar

1. Saray-ı atîk tâmiri (Beyazıt’ta),

2. Saray-ı cedîd-i hümâyûn tâmiri (Topkapı’da),

3. Üsküdar Sarayının tâmiri (Üsküdar’da),

4. Galatasarayın eski yerine yeniden inşâsı (Galatasaray’da),

TARİH YAZİYORUM 8

                              İSTANBUL

  1. SARAYBURNU TEPESİ:

Meriç Kartal-ÖYG

Tarihi Yarımada’da Sarayburnu’ndan başlayıp, denizden yaklaşık 30-40 metre yüksekliğe ulaşan tepe Sarayburnu Tepesi olarak kabul ediliyor. Sarayburnu Tepesi ya da Topkapı tepesi olarak da anılıyor. Tarihi bölge, kuzeyde Sirkeci’den güneyde Kadırga Limanı’na kadar uzanıyor. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1478 yılında yaptırılan Topkapı Sarayı, birinci tepenin en hakim noktası. Bu tepe, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları zamanında saray alanı olarak seçilmiş. Yani 7 tepe içerisinde Sarayburnu Tepesi’nin en önemli tepe olduğunu söyleyebiliriz. 

https://im.haberturk.com/2019/01/17/ver1557164450/2294572_7b75cc224a43a0ff05448f99982c998a.jpg

SARAYBURNU TEPESİ’NDE GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER

Sarayburnu Tepesi’nde, Topkapı Sarayı, Aya İrini, Ayasofya, Sultanahmet Camisi, İbrahim Paşa Sarayı, Milion Taşı, Alman Çeşmesi, Küçük Ayasofya Camisi, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Yerebatan Sarnıcı, Cağaloğlu Hamamı, Yeni Cami, Sirkeci Garı, Bukoleon Sarayı, Arasta Pazarı, ve onlarca esnaf lokantası bulunuyor. Birbirlerine çok yakın olan bu yapıları gezmek için bol bol yürüyeceğinizi garanti edebiliriz.

Topkapı Sarayı

Yaklaşık 400 yıllık tarihi ile günümüze kadar ayakta duran saraylar arasnda en eskisi ve 700 bin metrekarelik alanı ile de en geniş olanı olan Topkapı Sarayı’nda usta ellerden Mimar Sinan’ın emeği çok büyük. Mimar Sinan’ın yanı sıra Acem Ali, Davud Ağa ve Sarkis Balyan da sarayı güzelleştiren dokunuşların sahipleri arasında yer alıyor. 1985 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesi’nde yerini alan Topkapı Sarayı’nda Osmanlı saray hazinesinden kalma gümüşleri, değerli taşları, padişah portreleri ve elbiselerini, Osmanlı ordusunun kullandığı silahları, Hz. Muhammed’in hırkası, sakalı, kılıcını mutlaka görmelisiniz.

  1. ÇEMBERLİTAŞ TEPESİ:

Çemberlitaş Meydanı, İstanbul’un ikinci tepesi olarak kabul ediliyor ve Roma’dan getirilen Çemberlitaş Sütunu burada yükseliyor. Deniz seviyesinden yaklaşık 50 metre yükseklikte olan bu tepede yer alan anıt eserler, Mese-Divanyolu üzerinde ardışık olarak sıralanmış.

Tepeyi süsleyen Nuruosmaniye Camii, İstanbul’da inşa edilen ilk barok özellikli cami. MS 330 yıllarında İmparator I. Konstantin onuruna, İstanbul’un bu ikinci tepesine dikilen Çemberlitaş ile temeli 1461 yılında atılan ve dünyanın en büyük, ve en eski kapalı çarşılarından biri olan tarihi Kapalıçarşı da bu tepede.. Bu tepede ayrıca Firuzağa Camisi, Binbirdirek Sarnıcı, Çemberlitaş Hamamı, Çorlulu Ali Paşa Camisi ve medresesi, Çinili Han, Mısır Çarşısı da yer alıyor.

https://im.haberturk.com/2019/01/17/ver1557164450/2294572_24a93c2ff3071d45957718fe9968de1b.jpg
  1. BEYAZIT TEPESİ:

 İstanbul coğrafyasında en belirgin 3 tepeden biri olan Beyazıt Tepesi deniz seviyesinden 50-60 metre yükseklikte. Altıncı ve yedinci tepelerle birlikte kentin en yüksek sırtını oluşturan Beyazıt Tepesi’nin incisi Mimar Sinan’ın kalfalık devri eseri olarak bilinen Süleymaniye Camii… Hatta bu tepe Süleymaniye Tepesi olarak da biliniyor. 

https://im.haberturk.com/2019/01/17/ver1557164450/2294572_4d56bf864e70b3d0a504f663f64e9d83.jpg

BEYAZIT TEPESİ’NDE GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER

Yerli ve yabancı turistlerin İstanbul’da en çok görmek istedikleri ve ziyaret ettikleri bölge olan Süleymaniye Tepesi’nde Beyazıt Camisi, Mimar Sinan Türbesi, İstanbul Üniversitesi ve Beyazıt Kulesi görülmesi gereken yerler arasında.

  1. FATİH TEPESİ:

Fatih Tepesi, Fevzi Paşa Caddesi ve Atatürk Bulvarı’nın içinde yer alıyor. Tarihi Yarımada’nın en yüksek noktasında. Bu nedenle Bizans ve Osmanlı dönemlerinde en prestijli yapılar bu bölgeye yapılmış. Bizans döneminde tepede İmparator I. Konstantinus tarafından inşa ettirilen ve 12 havariye ithaf edilen Havariyun Kilisesi bulunuyordu. Fetih sırasında bu yapı tahrip olunca Fatih Sultan Mehmet fetih zaferi olarak selatin camii inşa ettirme kararı aldı ve Fatih Camii inşa edildi. Fatih Sultan Mehmet’in türbesi de aynı zamanda burada yer alıyor.

FATİH TEPESİ’NDE GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER

Fatih Camii

Fatih Tepesi’nde görülmesi gereken yerlerin başında tabii ki Fatih Camii geliyor. Yapımı dört yıl süren bu cami 1470 yılında tamamlandı. Mimarının adı Atik Sinan ama ünlü Mimar Sinan ile karıştırmayın. Rivayete göre Fatih Camii’nin, Ayasofya’yı gölgede bırakacak güzellikte olması emredilmiş.

https://im.haberturk.com/2019/01/17/ver1557164450/2294572_0fd6b1229448f313b1cb63625bac2138.jpg
  1. YAVUZ SELİM TEPESİ:

Dördüncü ve beşinci tepeler Gül Camii’nin bulunduğu küçük bir vadi ile ayrılıyor. Bu tepe adını, üzerinde yer alan Sultan Selim Camii ve Külliyesi’nden alıyor. Fatih’in arka kısımları ve Haliç kıyıları arasına sıkışmış bu bölgenin ev sahipliğini yaptığı mimari eser sayısı çok fazla. Haliç’ten yaklaşık 50-60 metre yükseklikte bulunan bu tepe üzerinde Fethiye Camii, Fener Rum Patrikanesi bulunuyor. Adının Deuteron olduğu Bizans döneminde çok sayıda manastır ve kilise yapılmış burada. Osmanlı İmparatorluğu zamanında ağırlıklı olarak hocaların ve ulemanın yaşadığı semtte çok sayıda cami, medrese ve türbe inşa edilmiş.

YAVUZ SELİM TEPESİNDE GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER

Yavuz Selim Camii 

Yavuz Selim Tepesinde görülmesi gereken yerler

Yavuz Selim Camii, İstanbul’un en güzel camilerinden biri olmasına rağmen çok fazla tanınmıyor. Yedi tepeli şehrin beşinci tepesine kurulan cami yedi selatin camilerinden biri. Burada ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarını iki katına çıkaran Yavuz Sultan Selim’in türbesini ziyaret edebilirsiniz. Sultan I. Abdülmecid’in Garabet Balyan tarafından tasarlanan türbesi de ayrıca burada bulunuyor. Caminin terasından görünen Haliç manzarası, Yavuz Selim Camisi’nin bir başka güzelliklerinden.

  1. EDİRNEKAPI TEPESİ:

Listemizin 6’ıncı sırasında Edirnekapı ve Ayvansaray mahallelerinin üzerinde kurulan, aynı zamanda şehrin batı surlarını taşıyan Edirnekapı Tepesi var. Kariye Cami civarında yumuşak eğimli olan bu tepe Kemerkaya mevkisinde dikleşiyor. Yedikule semti, gerek Osmanlı dönemi ve gerekse Cumhuriyet döneminde, İstanbul şehrinin merkeze en uzak bölgesiydi. Bu yüzden, burada birçok fabrika yapılmış. Ayrıca bir zamanlar: buradaki bostanlarda yetiştirilen “marul” çok ünlüymüş.

EDİRNEKAPI TEPESİ’NDE GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER

Edirnekapı Tepesi’nin önemli eserleri arasında Mihrimah Sultan Cami, Kariye Müzesi ve Tekfur Sarayı gösteriliyor.

Mihrimah Sultan Camii

Edirnekapı bölgesinin en gözde tarihi yapılarının başında Mihrimah Sultan Camii geliyor. Medrese, bir çifte hamam, çarşı, sıbyan mektebi, külliye ile birlikte yapılan cami sur içindeki en yüksek yer olan Edirnekapı’nın iç tarafında hemen surların yakınında yer alıyor. Yapı, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı olan Mihrimah Sultan için Mimar Sinan tarafından inşa edildi.

edirnekapı tepesi - Gezginler Kulübü
  1. KOCAMUSTAFAPAŞA TEPESİ:

Aynı zamanda İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri olan Kocamustafapaşa semti, şehrin ünlü 7 tepesinden sonuncusu. Aksaray semtinden surlara ve Marmara sahiline kadar giden bölge olan Kocamustafa Tepesi üç yükseltisiyle üçgeni andırıyor. Topkapı, Aksaray ve Yedikule de bu üçgenin köşeleri.

KOCAMUSTAFAPAŞA TEPESİ’NDE GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLER

Haseki Külliyesi, Bayrampaşa mescidi ve Arkadius Forumu bu tepenin üzerine inşa edilmiş. Tepenin bulunduğu yerde bugün de birçok kişi tarafından ziyaret edilen cami, türbe ve anıtlar yer alıyor.

https://im.haberturk.com/2019/01/17/ver1557164450/2294572_687a0a684f479a1442c0e1795c62a651.jpg

      MERİÇ KARTAL

KAYNAKÇA: HABERTÜRK

8

TARİH YAZİYORUM 6

Nur Uzan ÖYG

MÜNYATÜRÜN TARİHİ;

Kültür değerlerimiz arasında önemli bir yer tutan Türk Minyatür Sanatı Tarihi hakkında araştırma ve inceleme çalışmalarına Cumhuriyet döneminden sonra başlanmıştır. Minyatür sanatının ilk temsilcisi Uygur Türkleridir. Bu sanatı ilk defa ortaya koymuşlar ve örnek eserler vermişlerdir. Uygur minyatürleri, sonraları Selçuklular aracılığı ile İslam Minyatür Sanatının kaynağı olmuştur. Özellikle İranlıda, Selçukluda ve Osmanlı İmparatorluğu’nda geniş uygulama alanı bulmuştur. Büyük Selçuklular zamanında gelişen minyatür sanatı, Anadolu Selçukluları zamanında da devam etmiş, fakat bu eserler günümüze kadar gelememiştir. XII. yüzyıldan günümüze kalan tek örnek Varka ve Gülşah’ın minyatürleridir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Türk Minyatür Sanatı, Fatih’in İstanbul’u almasından sonra başlar. Fatih’in ilim ve sanata gösterdiği ilgiden dolayı, bu dönemde pek çok eser yazılıp tezhiplenmiş, nakış sanatının gelişmesi için Batı’dan sanatçılar getirildiği gibi Sinan Bey’de öğrenim için Batı’ya gönderilmiştir. Ayrıca Fatih döneminde minyatür sanatında portrecilik başlayarak İmparatorluğun son dönemlerine kadar devam etmiştir. XVI. yüzyıl başında, Batı’yla ilişkilerin yerini Doğu’ya yöneliş almıştır. Yavuz Selim’in Tebriz Seferi’nden birlikte getirdiği sanatçılar, minyatür sanatında olduğu kadar başka alanlarda da etkili olmuşlardır. Bu dönemde Türk Minyatür Sanatı İran etkisine girmeye başlamıştır. Kanuni Sultan Süleyman dönemi, toplumsal, siyasi, idari ve iktisadi alanlarda, İmparatorluğun kendine özgü örgütlenişine biçim veren kurumların klasik çağıdır. İmparatorluk, örgütünün mükemmelliğinin yanı sıra, zenginliğiyle de gücünün doruğundadır.

XVI. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu doruktaki dünya gücü olarak kendini kabul ettirirken, Kanuni dönemi, Osmanlı uygarlığının, sanat, bilim ve edebiyat alanlarında en parlak dönemi olmuştur. Kendisi de bir ozan olan ve bir divanı bulunan Kanuni Sultan Süleyman, sanatçılar ve bilim adamlarını koruyan bir padişahtır. O’nun döneminde minyatür sanatı parlak bir noktaya erişerek, yavaş yavaş İran etkisinden kurtulmaya başlamıştır. Tarihi konulu eserler bu dönemde başlar. Bu dönemin en önemli nakkaşı ünlü Matrakçı Nasuh’un Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i, Tarih-i Sultan Bayezid, Süleyman-name adlı eserleri bu tarzın ilk örneklerindendir. Diğer önemli minyatür sanatçıları arasında Nigari ve Nakkaş Osman bulunmaktadır.

 

TARİH YAZIYORUM 5

Dilara Mina Şenay -ÖYG

                     MISIR SANATI

Eski mısır sanatı M.Ö önce 31.yüzyıl ile M.S 4. yüzyıl arasında eski Mısır’da üretilen sanatı ifade eder. Resimler, heykeller, papirüs, fayans, fildişi mimarı ve diğer sanat ortamları üzerine çizimler içerir. 

Aynı zamanda çok muhafazakar sanat tarzı zamanla çok az değişti. mısırlıların öbür dünyaya olan inancı hakkında daha fazla fikir veren mezarlar ve anıtlar geliyor.

Eski krallık heykellerinin huzurlu güzelliğine hayranız ancak bu eserlerin hiç biri özellikle görülmek için değildir.Çoğu heykelin cephesinden tasvir edilmesinin amacı bunların yan yana sıralanarak önlerinde gerçekleştirilen törene bakıyor olabileceklerinin düşünmesinin sonucudur. 

Bu mısır sanatı heykelleri ilahi ve vefat eden kişiler için yapılırmış.Genelde müzede gördüğümüz eserler kraliyet atölyelerine aittir.Aynı zamanda müzelere baktığımızda küçük heykellerin daha nadir görülmesinin sebebi bu heykellerin daha zor bulunup zor tamamlanmasıdır.Bu araştırmada mısır sanatı araştırılmıştır ve bu bir literatür araştırmasıdır.

Kaynakça 

 Douglas, j. Mısır ve Mısırlılar, Kidega Yayınevi

 Vercoutter,J. Eski Mısır,İletişim Yayınevi

Mısır Neues Sanal Müzesi

TARİH YAZIYORUM 4

Gökay Bakioğlu ÖÝG

Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi

Türklerde ilk ciddi müzikle tedavi Osmanlı devleti zamanında görülmekle beraber, Orta Asya’da Anadolu öncesi zamanda Baksı adı verilen Şaman müzisyenler tarafından, çeşitli hastalıklar için tedavi çalışmaları yapılmıştır. Hala bu faaliyetlerini sürdüren Baksılar Orta Asya Türkleri arasında yaşamaktadırlar.

Bir Selçuklu Türk’ünün yaptırdığı Şam’daki Nurettin Hastanesinde İbn Sina, müzikle akıl hastalığının tedavisini uygulamıştır. İbn Sina’nın tesirleri Osmanlı devrinde de devam etmiştir.

Osmanlı saray hekimi Musa bin Hamun, diş hastalığı ve çocuk psikoloji hastalıklarını iyileştirmede müzikle tedavi yöntemini kullanmıştır.

İbn Sina’nın meşhur eseri “El Kanun fi’t-tıbbi” adlı eserini tercüme eden Tokatlı Mustafa Efendinin talebesi Hekimbaşı Gevrekzade Hasan Efendi(18.yy) yazdığı eserinde İbn Sina’nın eserinden çok faydalandığını ifade etmiştir.

Hekimbaşı, Gevrekzade Hasan Efendi”Emraz-ı Ruhaniyeyi Negama-ı Musikiye” adlı eserinde, çocuk hastalıklarına hangi makamın iyi geldiğini şöyle bahsetmiştir:

Irak Makamı: Çocuktaki menenjit hastalığına faydalıdır.
Isfahan Makamı: Zeka, zihin açıklığı verir ve soğuk algınlığı ve ateşli hastalıklardan korur.
Zirefkend Makamı: Felç ve sırt ağrısına iyi gelir, kuvvet hissi verir.
Rehavi Makamı: Tüm baş ağrılarına, burun kanamasına, ağız çarpıklığına, felç ve balgam hastalıklarına iyi gelir.
Büzürk Makamı: Beyin, kulunç ağrılarına iyi gelir, kuvvetsizliği ortadan kaldırır.
Zirgüle Makamı: Kalp, beyin hastalığı, menenjit, mide harareti, karaciğer ateşine iyi gelir.
Hicaz Makamı: İdrar yolu hastalıklarına iyi gelir.
Buselik Makamı: Kalça, baş ağrısı ve göz hastalıklarına iyi gelir.
Uşşak Makamı: Ayak ağrıları ve uykusuzluğa iyi gelir.
Hüseyni Makamı: Karaciğer, kalp hastalıklarına, nöbet, gizli hummalara iyi gelir.
Neva Makamı: Bluğ çağına ulaşmış çocuğa, kalça ağrısına, gönül sevincine iyi gelir diye ifade etmiştir.

Bu çalışmada Türklerde müzik ve müzikle tedavi, tarihi bir perspektif içerisinde ele alınmış, günümüze kadar Türk Medeniyetlerindeki gelişmeler üzerinde inceleme ve araştırma yapılmıştır. Bu incelemeler ışığında aşağıdaki sonuçlara varılmıştır:

Müzikle ruhi tedavi yöntemi çok eski dönemlerde Orta Asya Türk Kültürü içerisinde başlamış, çok yönlü görevleri olan kişiler tarafından uygulanmış, günümüzde de uygulanmasına rastlanmaktadır.

Türk-İslam Dünyasındaki müzikoterapi faaliyetlerinin ve özellikle hastanelerde müzik kullanarak tedavi yöntemlerinin ilk defa 9.yy’da başladığı ve 18.yy’a kadar bu konuda büyük ilerlemeler olduğu görülmüştür.
Müzikoterapide, ülkelerin milli otantik müziklerinin etkili olduğu, hastalığın çeşidine göre değişik makam ve enstrümanların fayda sağladığı dikkati çekmektedir.
Güvenç’in belirttiği gibi, pentatotik asıllı olan, improvize ve sezgi imkanı yüksek olup, bünyesindeki koma seslerin çokluğu sebebiyle çok yönlü bir ifade gücüne sahip olan Türk Müziği gittikçe psikoterapide önem kazanmaktadır. Çeşitli ülkelerde yapılmakta olan araştırmalar, 1993 de İstanbul’da gerçekleştirilen “II. Uluslararası Müzikoterapi ve Etnomüzikoloji” sempozyumunda sunulan bildiriler bu düşünceyi desteklemektedir.

Osmanlılar Döneminde Müzikle Tedavi Yapılan Hastaneler 

 Fatih Darüşşifası (1470) İstanbul’da 1470 yılında kurulan Fatih Külliyesi’ne eklenen 70 odalı, 200 yataklı Fatih Bimarhanesi (Bîmârhane-i Ebûl-Feth) akıl hastaları için yaptırılmıştı. Bu hastane döneminde Avrupa’nın en büyük hastanesi idi. İstanbul Tıp Fakültesi’nin ilk adımı sayılan bu darüşşifada hastalara uygun ilaçlardan başka musiki konserleri gibi ruhi tedaviler de uygulanıyordu 

Edirne II. Bayezid Darüşşifası (1488) II. Bayezid’in, kendi adıyla mimar Hayreddin’e yaptırdığı külliyenin bir parçası olan darüşşifada, ruh hastaları müzikle tedavi edilmiş, gerekli her türlü yöntem için olanaklar sağlanmıştır. Bu hastane akustiği ve planlanması açısından müzikle tedaviye uygun bir şekilde inşa ettirilmiştir. Bu yapısıyla Türk psikiyatrisi ve medeniyetinin eşi bulunmaz bir hastanesidir. Evliya Çelebi, merkezi binada haftanın 3 günü 10 müzisyenden (3 hanende: şarkı söyleyen; 7 sazende: keman, santur, musikar, ud, ney, vb çalan) oluşan bir saz ekibinin hastalara konser verdiğini söylemektedir. Darüşşifada ilaç ve müzik tedavisi yanında güzel kokularla (sümbül, reyhan, lale, karanfil, şebboy vb.) rehabilitasyon yapıldığı da bilinmektedir. 

Süleymaniye Darüşşifası (1557) Kanuni Sultan Süleyman’ın 1550-1557 yılları arasında Mimar Sinan’a yaptırdığı külliyenin önemli bir bölümünü oluşturan darüşşifa, hasta odaları ve hamamın bulunduğu, bodrum katının ise akıl hastanelerine ayrıldığı önemli bir yapıdır. Darüşşifa 1843 yılından sonra sadece akıl hastalarına hizmet vermiştir. Cumhuriyet döneminden sonra medresenin büyük bir kısmı üzerinde Süleymaniye Doğum Evi yaptırılmıştır.

TARİH YAZIYORUM 3

UYGUR HALKINDA DÜĞÜN ADETLERİ: 

Hale AKKUZU -ÖYG

Uygur düğün törenlerinde, yıllar geçtikçe bazı gelenekler kısaltılmasına rağmen üstelik toyluq da artmaktadır. O yüzden Uygur toplumunda düğün yapması gittikçe zor olduğu söz konusudur. Bizde burada (yılları belirtmeden 😦 ) size geleneklerden bahsedeceğim:

UYGURLARDA EVLİLİK YÖNTEMİ:

Evlilik, aile durumları Uygurlar için çok önemlidir. Hatta bunun üzerine Kutadgu Bilig’de şöyle bir yazı geçer: “Eğer evlenmek istiyorsan, çok dikkatli ol ve iyi bir kız bul. Eğer evleneceksen hiç dokunulmamış ve senin dışında başka erkek görmemiş bir kız bulmaya çalış. Ve sonra seni sen gibi sever ve başkasını görmez. Eğer evleneceksen, düşük derece de evlen, annene ve babana yakınlaşma, yoksa mahküm olursun. İnsanların tecrübelerini dinle. Eğer evleneceksen, düşük derecede evlen, hayatını huzur içinde yaşarsın.

Bu ailesine bakabilecek, temiz bir kadın yardımcı olur.”

EŞ SEÇME:

Uygurlularda eş seçme konusunda en çok da kadınlar müsait değil. Yani erkeklerin daha çok hakkı olur. Uygurlularda eş seçme çok önemlidir, çünkü evlilik çok önemli bir durumdur, o yüzden yukarıda söylendiği gibi eş seçme konusunda çok dikkatli olurlar.

Ayrıca Güney’de yaşayan Uygurlar Kuzey’de yaşayan Uygurlara evlilik yapmak istemez. Bunun nedeni onları sevmediklerinden değil, kızlarının uzaklara gitmesini istemediklerindendir.

KIZA EVLİLİK TEKLİFİ ETME:

Erkek evlenecek yaşa gelince, aile uygun olan kıza mesaj gönderir. Bu işlem temsilciler tarafından gerçekleştirilir (mesela erkeğin arkadaşları). Kızın erkek tarafında aradığı özellik Uygurlarda soylu olması. Ayrıca Uygurlarda çok yaygın olan bir atasözü var:” “Oghul dadini doraydu,qiz annisini”. Bir oğlun karakteri babasına, bir kızın karakteri annesine benzer, demek. Bunun için bir erkek bir kıza evlilik teklifi etmeden önce “annesi kim?” diye sorarlar.

Kızın ailesi arkadaşlarını çağrırlar ve hangi erkek tarafını seçeceklerini konuşurlar. Daha ilginci ise Nişan töreni yoktur. Sadece erkeğin temsilcileri kızın evine gider ve günü tarihi ayarlarlar. Ayrıca kıza düğünü yapmak için para verirler.

DÜĞÜN İÇİN HAZIRLIK TÖRENİ:

Uygurlar arasında hazırlık töreni ikiye ayrılıyor. Biri kichink chay diğeri ise chong chay dır. 

(Kichik chay)

Bu zaman da her iki tarafa da hediyeler verilir. Düğün hazırlığı için her şey kız ve erkek tarafına dağıtılır. Kichik chay bitmeden önce ise erkek tarafı kız tarafına kumaş, kıyafet, tatlılar, yemekler getirir.

(Chong chay)

Kichik chay bittikten sonra, chong chay zamanı iki taraf tarafından belirlenir. Chong chay kişilere göre kalabalık olabilir. Bazıları 50-100 kişi arası çağıra biliyor. Chong cchang kız tarafına aittir çünkü herşeyi kız tarafı yapar.

Cong chay önemli bir bölümdür çünkü misafirlerin önünde iki ailede iki kıtalık bir söz söylerler. Bu düğünü çok güzel yapar.

Gelinin annesi:

El xalaying tola kendi,                                 Bütün dünya istedi,

Hich kishige baqmidim,                              Ben kimseye bakmadım.

Shunche heqler arisindin,                            Bütün insanlar arasından,     

Özlirige saqlidim.                                        Ben kızımı sana sakladım.

Damadın annesi de:

Bizmu oğul chong qilduq,

Molla- alim.

Jenim balam tolun ayim.

Keche-kündüz tilivalduq.

Emdi berdi xudayim.

İnsanlar evli çifte erken çocuk sahibi olmalarını dilerler.

NİKAH TÜRENİ:

Nikah töreni sabah namazından sonra damadın birkaç tanığı ile beraber gelinin evine gitmesiyle yapılır.

Nikahtan sonra damat yüksek bir ağaca halat le bir tekerlek bağlar ve birkaç gün sonra evli çift gelir ve o tekerleği alırlar.

Düğün sırasında damadın tanıkları gelini bir halının üstüne koyup damadın evine götürürler ve eve sokmadan önce de gelini halı ile ateşin üzerinden geçirirler. Bu onların geleneklerinin bir parçasıdır.

kişi, açık hava, fotoğraf, insanlar içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

KAYNAKLAR:

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/711423

https://search.proquest.com/docview/2058944868?pq-origsite=gscholar&fromopenview=true

http://acikerisimarsiv.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/4349/447990.pdf?sequence=1&isAllowed=y

https://www.google.com/search?q=%E7%BB%B4%E5%90%BE%E5%B0 %94%E6%97%8F%E5%A9%9A%E7%A4%BC&rlz=1C1CHBD_enDE818DE 818&source=lnms&tbm=isch&sa=X&ved=0ahUKEwiX7-n3na7gAhURCuwKHeC1ByIQ_AUIDigB&biw=1280&bih=685#imgrc=dJg3HlAbyB7agM:

(fotoğraf)

TARİH YAZIYORUM 2

Fatih Islam Seçen Bilsem Tarih ÖYG ve Proje  öğrencilerinin   yazılarının  denemelerini yayınlamaya devam ediyorum.

Mehmet Akif Ağlık”a ait yazıyı paylaşıyorum.

İLK YOĞURT NASIL YAPILDI


Probiyotikler ve fermente besinler çok kez eşanlamlı olarak düşünülürlerse de tanım olarak aralarında önemli farklar vardır. Besinlerin fermente edilmesi onların daha uzun süre saklanabilmelerini sağlamakta, besleyici özelliklerin ve vitamin içeriklerini artırmakta, sağlık için daha yararlı hale getirmektedir. Besinlerin fermente edilmesinde çoğu kez probiyotik özellikteki mikroorganizmalar etkili olur, ancak her probiyotik mikroorganizmadan aynı etkinin beklenmesi zorunlu değildir. Ayrıca fermente besinin hazırlanmasında özellikle ısıtma ve diğer yöntemler probiyotik mikroorganizmaların bazılarının ya da tamamının ortadan kalkmasına neden olur. Buna karşılık fermente olmadan hazırlanan birçok besinde de probiyotik özellikte olan ya da olmayan mikroorganizmalar bulunabilir. Yoğurt, peynir ve kefir insanların yüzyıllardır kullandığı probiyotik içeren fermente süt ürünlerindendir.2,12-14 Ancak dünyada bunlara benzeyen 400 kadar değişik fermente süt ürünü üretilmektedir.15 Bu ürünlerin adlandırılmaları konusunda gerek geçmişte gerekse günümüzde karışılıklar olmaktadır. Birçok peynir çeşidi aslında kurutuluş yoğurttur. Bazı yerlerde de tuzlanmış süt kesmiğine peynir denilmektedir. Böyle olunca yoğurdun tarihsel öyküsü incelenirken, zaman zaman peynirin öyküsüne de yer verilmesi gerekmektedir.
Gezici toplumlar MÖ 12.000-11.000’lerde avcılık ve toplayıcılıktan yavaş yavaş yerleşik düzene geçince yaban hayvanlarını evcilleştirerek besin kaynağı olarak kullanmaya başladı. Koyun ve keçi MÖ 8.000’lerde, inek MÖ 6.000’lerde, manda MÖ 4.000’lerde Anadolu ve Orta Doğu’da evcilleştirildi; Doğu Avrupa’ya MÖ 6000’de, Afrika Sahra’sına MÖ 5000’de, İngiltere’ye MÖ 4000’de ulaştı. Yabani sığır, keçi ve koyun yavrularını beslemeye yetecek kadar süt verdiğinden insan bu hayvanların sütünden yararlanamıyordu. Evcileştirme sürecinde giderek daha çok süt, daha kaliteli yün ve daha fazla et veren dayanıklı ırklar seleksiyon yoluyla elde edildi. Sütü bozulmadan saklayabilmek için yoğurt, peynir ve tereyağı yapma teknikleri geliştirildi.16,17
Eski çağlardan kalan çömlek parçalarında radyoaktif karbon yöntemi ile yağ kalıntılarının incelenmesiyle, Afrika Sahrası’nda MÖ 5000, Orta Avrupa’da MÖ 6000 yılında çömleklere süt konduğu, peynir yapıldığı belirlenmiştir.18-22
MÖ 6500-5500’lerde, günümüz Konya Çumra yakınındaki Çatalhöyük’te yapılan kazılarda en alt tabakalarda koyun ve keçi kemiklerinin yanı sıra birkaç evin mutfak bölümünde koyun ve keçi kemiklerininde meşe palamutları (pelit) bulunması, bugün bile yörede yoğurt yapımında maya olarak meşe palamudu kullanılması, eski Çatalhöyüklülerin yoğurt yapmasını bildiklerini düşündürmektedir.23,24
Hayvan sütlerindeki proteinin %80’inin oluşturan kazein ortam asiditesi limon suyu gibi asiditeyi artıran maddelerle ya da fermentasyonda laktik asit yapan bakterilerin etkinliği ile artınca pıhtılaşır (peynirleşir), “kesmik” olur. Yoğurt yaparken fermentasyonla oluşan organik asitler (laktik asit, asetik asit, formik asit, propionik asit), etanol, bakteriosin gibi inhibitor maddelerle süt daha dayanıklı hale gelir, bazı vitaminler ve besleyici değeri artar. Sütün fermentasyon ürünü olan yoğurdun ilk fermentasyonunun kaynağı bilinmiyor. Belki de sütü fermente eden bakteriler doğada yaygın olarak bulunduklarından dünyanın değişik yerlerinde farklı yöntemlerle sütün fermente olduğu gözlenmiştir. Bu konuda en yaygın görüş keçi derisinden veya midesinden yapılan tulumlara konan süttün bunlardaki enzimlerin ve bakterilerilerin etkisiyle yoğurt, peynir ya da kesmik oluşmasıdır. İlk mayanın elde edilmesi yeni süt içmiş bir kuzuyu veya danayı kesip bu sütün hayvanın midesinin dördüncü bölümü olan “şirden” denilen abomasum’da alınması şeklinde yapılmış olabilir. Burada kimosin (rennin) adlı enzimin etkisi ile reaksiyonların başladığı düşünülmektedir. Ancak yoğurt veya peynir yapımında “Yoğurtotu” (Çobansüzeği, sünnetliceotu; Galium aperina), incir (Caper spinosa), yer sarmaşığı (Glechoma hederaceae), enginar (Cynaraea), ebegümeci (Malvaceae), demirhindi (Tamarindus indica), kuru kırmızı biber, bazı mantarlar (Rhizomucor miehei); İngiltere’de “Butterwort” adında böcek kapan bir bitki (Pinguicula vulgaris), ülkemizde sarı çiçekli yoğurtotu (Galium verum) ve ısırganotu (Urtica urens) kullanılmıştır.25-29 Karınca yuvası girişindeki toprağın veya karınca yumurtalarının da yoğurt mayası olarak kullanılabileceği gösterilmiştir.30
Yoğurt üretiminde geleneksel olarak sütteki laktozu, laktik aside çeviren iki bakteri, Streptococcus salivarius subsp. thermophilus ve Lactobacillus delbrueckii subsp. bulgaricus, işbirliği içindedir. Sütün 40-45~C’de “mayalanmasıyla”, önce Lactobacillus bulgaricus’un yaptığı esansiyel amino asitlerle Streptococcus thermophilus hızla çoğalır. Ortamdaki laktik asit düzeyi yükselince, pH Lactobacillus bulgaricus’un çoğalabileceği en uygun düzeye iner. pH düzeyi 4.2-4.4 olunca streptokokların çoğalmaları baskılanırken, laktobasiller ortam pH düzeyi 3.5-3.8 olana kadar çoğalmaya devam eder. Geleneksel ürünlerin pH düzeyleri 3.7-4.3 kadardır. Günümüzde yoğurda Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium türleri (AB-kültürleri) eklenerek “biyoyoğurtlar” yapılmaktadır.25,26
Bir kez yoğurt yapıldıktan sonra yoğurt yapılması kolaydır. Örneğin Orta Asya’da Oğuzlar yoğurdu kabın dibinde kalmış, olgun yoğurt artıklarından oluşan “kor” adını verdikleri yoğurt mayasının üzerine süt dökerek yapıyorlardı. Günümüzde Anadolu’da “koruk” yemeklere ekşilik veren maddeler (ham üzüm) anlamında; yoğurt mayası ise “çalacak” (çalası, çalcak, çalgaç) veya “damızlık” şeklinde kullanılır.
Yoğurdun kökeni konusunda en çok kabul edilen görüş Orta Asya’da yaşayan göçebe halklarıdır. Irkları ne olursa olsun, Mançurya’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan çeşitli kavimleri birleştiren öz, yalnızca ortak kültürleri idi. Bu nedenle, yoğurdu bulanlar için Orta Asya Kültürü’nden oldukları söylenebilir. Ancak yoğurt Türkçe bir sözcüktür. Yoğurt, yağurt, yavurt veya benzer, daha birçok değişik şekillerde söylenen bu sözün “yoğurmak”, “yoğurtmak”dan geldiği düşünülür. Yoğurt sözcüğünün Orta Asya Türkçesinde yoğun, kalın, şişkin anlamına gelen “yoğun”dan geldiği kabul edilir. Yoğurt, katılaşmış veya koyulaşmış anlamında kullanılıyordu. Yoğurdun bu sözcükten üretilen “yoğurmak” ya da “yuğurmak”, başka bir deyişle “karıştırmak”tan geldiği ileri sürülür. Kaşgarlı Mahmut’un XI. yüzyılda yazdığı Divanü Lügat’t Türk adlı eserinde yoğurt sözcüğünün “yoğun” sıfatı ve “yuğurmak” (yoğunlaştırmak) fiilinden geldiği belirtilir.31
Eski Türkçede yoğurt sözcüğü bazen yoğurt, bazen de “yogrut” şeklinde, ancak sekizinci yüzyıldan sonraki metinlerde gözükmektedir.31 Harezmşahlar Devleti’nde (1077-1231), yoğurda “yugrat”, Mısır’da Memlûk Devleti’ni (1250- 1517) kuran Kıpçak Türkleri arasında ise “yugrat”, “çugrat”, “yağurt” denirdi.32 Bugün yoğurda Azerbaycan Türkçesinde “Gatıg”, “Yoğurt”; Başkurt Türkçesinde “Yoğort”, “Katık”; Kazak Türkçesinde “Ayran”, “Katık”; Kırgız Türkçesinde “Ayran”; Özbek Türkçesinde “Katık”; Tatar Türkçesinde “Yoğırt”, “Katık”; Türkmen Türkçesinde “Gatık” ve Uygur Türkçesinde “Ketik” denilmektedir.33 Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinde bazen birbirlerinin yerine kullanılırlarsa da yoğurt kurusuna “Kurut” ve öğütülmüş kuru yoğurt veya kurutulmuş kesik (ekşi) süte “Keş” (Kaşk, Keşk) adıverilir.34
Çoğu Bulgar olan bazı araştırıcılar ise yoğurdun Balkan kökenli olduğunu; MÖ IV. yüzyılda Trakya’da yaşayan Trakların “prokis” dedikleri ve ahşap veya kil (çömlek) kaplarda mayalandırdıkları bir süt ürünü ile beslendiklerini, bazıları da yoğurt sözcüğünün Trakların dilindeki “kalın” anlamındaki “yog” ve “süt” anlamındaki “urt”tan geliştiğini kabul ederler. Esasında Orta Asya ile Bulgarlar arasında yakın ilişki vardır. Ön Bulgarlar (Protobulgarlar), günümüzün Slavlaşmış Bulgarların ataları, Türk kökenlidir. “Bulgar” sözcüğü, Eski Türkçe’de “bulga-” (bugünkü “bula-“ fiili “bulamak, bulaştırmak”) fiilinin “-r” ekiyle genişlemesiyle oluşturulmuştur. Sözcüğün anlamı “karışık, karıştırılmış, bulanık”tır. Bu anlam da, Bulgar sözcüğü tarihî devirde Bulgar Türklerinin halk yapıları nedeniyle kullanılmış isimlendirme şeklidir. Günümüz Bulgar tarihçileri, kendilerinin Slavlarla kaynaşan bir Türk boyundan geldiklerini kabul etmezler; savundukları tez genellikle Volgalı anlamındaki “Volgari” sözünün zamanla değişerek “Bolgari” ve “Bulgar” halini aldığıdır. Ancak her iki durumda da Orta Asya Kültürü’ne sahip Bulgarların yoğurt yapmayı bilmeleri beklenen bir durumdur.
Sonuç olarak yoğurdun ilk nasıl yapıldığı ve adının nereden geldiği ile ilgili farklı düşünceler olsa da yoğurdun türklerden geldiği neredeyse kesindir.



KAYNAKÇA:

1. Rosenberg E, Zilber-Rosenberg I. Symbiosis and
development: the hologenome concept. Birth Defects
Res C Embryo Today 2011; 93: 56-66.
2. Guarner F, Perdigon G, Corthier G, Salminen S, Koletzko
B, Morelli L. Should yoghurt cultures be considered
probiotic? Br J Nutr 2005; 93: 783-786.
3. Lilly DM, Stillwell RH. Probiotics: growth-promoting
factors produced by micro-organisms. Science 1965;
147: 747-748.
4. Parker RB. Probiotics, the other half of the antibiotic
story. Anim Nutr Health 1974; 29: 4-8.
5. Fuller R. Probiotics in man and animals. J Appl Bacteriol
1989; 66: 365-378.
6. Fuller R. Probiotics in human medicine. Gut 1991;
32: 439-442.
7. Huis in’t Veld JH, Havenaar R, Marteau P. Establishing
a scientific basis for probiotic R&D. Trends Biotechnol
1994; 12: 6-8.
8. Rembacken BJ, Snelling AM, Hawkey PM, Chalmers
DM, Axon AT. Non-pathogenic Escherichia coli versus
mesalazine for the treatment of ulcerative colitis: a
randomised trial. Lancet 1999; 354: 635-639.
9. Bezkorovainy A. Probiotics: determinants of survival
and growth in the gut. Am J Clin Nutr 2001; 73
(Suppl): 399S-405S.
10. Reid G, Sanders ME, Gaskins HR, et al. New scientific
paradigms for probiotics and prebiotics. J Clin
Gastroenterol 2003; 37: 105-118.
11. Guarner F, Khan AG, Garisch J, et al. World
gastroenterology organisation global guidelines:
probiotics and prebiotics October 2011. J Clin
Gastroenterol 2012; 46: 468-481.
12. Sanders ME. Use of probiotics and yogurts in
maintenance of health. J Clin Gastroenterol 2008; 42
58 Yurdakök Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi • Ocak-Mart 2013
(Suppl): S71-S74.
13. Rivera-Espinoza Y, Gallardo-Navarro Y. Non-dairy
probiotic products. Food Microbiol 2010; 27: 1-11.
14. Hurtado A, Reguant C, Bordons A, Rozès N. Lactic acid
bacteria from fermented table olives. Food Microbiol
2012; 31: 1-8.
15. Tamime AY. Fermented milks: a historical food with
modern applications: a review. Eur J Clin Nutr 2002;
56 (Suppl): S2-S15.
16. Özbek M. Dünden Bugüne İnsan. Ankara: İmge
Yayınevi, 2000: 185-186.
17. Özbek M. İnsanın Tarih Öncesi Evrimi. İstanbul: Bilim
ve Gelecek Kitabevi Yayınları No. 11, 2010: 183.
18. Evershed RP, Payne S, Sherratt AG, et al. Earliest date
for milk use in the Near East and southeastern Europe
linked to cattle herding. Nature 2008; 455: 528-531.
19. Spangenberg JE, Jacomet S, Schibler J. Chemical
analyses of organic residues in archaeological pottery
from Arbon Bleiche 3, Switzerland – evidence for
dairying in the late Neolithic. J Archaeol Sci 2006;
33: 1-13.
20. Spangenberg JE, Matuschik I, Jacomet S, Schibler J.
Direct evidence for the existence of dairying farms
in prehistoric Central Europe (4th millennium BC).
Isotopes Environ Health Stud 2008; 44: 189-200.
21. Salque M, Bogucki PI, Pyzel J. Earliest evidence for
cheese making in the sixth millennium BC in northern
Europe. 2013; 493: 522-525.
22. Dunne J, Evershed RP, Salque M, et al. First dairying
in green Saharan Africa in the fifth millennium BC.
Nature 2012; 486: 390-394.
23. Özden A. Yoğurdun tarihi. Güncel Gastroenteroloji
2008; 12/2: 128-133.
24. Ünsal A. “Silivrim Kaymak” Türkiye’nin Yoğurtları.
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2007: 13-61.
25. Lourens-Hattingh A, Viljoen BC. Yogurt as probiotic
carrier food. Int Dairy J 2001; 11: 1-17.
28. Ranadheera RD, Baines SK, Adams MC. Importance
of food in probiotic efficacy. Food Res Int 2010; 43:
1-7.
27. http://www.romanarmy.net/cheese.htm
28. Baytop T. Türkiye’de Bitkiler İle Tedavi: Geçmişte
ve Bugün. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Eczacılık
Fakültesi Yayınları No. 40, 1984: 410.
29. Back M. A Taste of History: 10,000 Years of Food in
Britain. Bath: Englkish Heritage, 1997: 23.
30. İnce O. İlk yoğurt nasıl mayalandı? Bilim ve Teknik
2007; 34: 458.
31. Ögel B. Türk Kültür Tarihine Giriş Cilt IV: Türklerde
Yemek Kültürü. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları No.
638, 1985: 19-24.
32. Oğuz B. Türkiye Halkının Kültür Kökenleri-1: Giriş –
Beslenme Teknikler. İstanbul: İstanbul Matbaası, 1976:
627-631.
33. Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü. Ankara: Kültür
Bakanlığı Yayınları Kaynak Eserleri Dizisi No. 54, 1991:
992-993.
34. Zubaida S, Tapper R (ed). Ortadoğu Mutfak Kültürleri
(2. baskı). İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları No. 104,
2003: 109-112,129-130.
35. Kramer SN. Tarih Sümer’de Başlar (Çeviren: Koyukan
H). İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1998: 118.
36. Bottéro J. Eski Yakındoğu: Sümer’den Kutsal Kitap’a.
Ankara: Dost Kitabevi, 2005: 71.
37. Abou-Donia SA. Origin, history and manufacturing
process of Egyptian dairy products: an overview. Alex
J Fd Sci Technol 2008; 5: 51-62.
38. Alp S. Hitit Çağında Anadolu. Ankara: Tübitak Popüler
Bilim Yayınları, 2000: 81.
39. Ünal A. Anadolu’nun En Eski Yemekleri: Hititler ve
Çağdaşı Toplumlarda Mutfak Kültürü. İstanbul: Homer
Kitabevi, 2007: 50-51.
40. Ibid, s. 159-160.
41. Ibid, s. 159.
42. Ibid, s. 163.
43. Ibid, s. 186.
44. Ibid, s. 75-76.
45. Yurdakök M. Eski Türklerde Çocuk Hekimliği. Ankara:
Öncü Basımevi, 2003: 12-13.
46. Bayat F. Türk Mitolojik Sistemi Cilt 1. İstanbul: Ötüken
Neşriyat, 2007: 58, 61, 63, 68-69.
47. Kaya K. Hint Mitolojisi Sözlüğü (2. baskı). Ankara:
İmge Kitabevi, 2003: 201-202.
48. Ibid, s. 37, 174-177.
49. Nozedar A. The Illustrated Signs & Symbols Source
Book. London: Harper Collins, 2010: 76.
50. Yıldırım N. Fars Mitolojisi Sözlüğü. İstanbul: Kabalcı
Yayınları No. 331, 2008: 356-358.
51. http://www.jiva.com/ayurveda/about-ayurveda/132.
html
52. Bagavad Gita – Kutsal Ezgi (Çeviren: Çalışkan S).
Ankara: İmge Kitabevi, 1995: 32.
53. Srimad Bahagavad-Gita. Güzel Tanrının Gizli Hazinesi.
Ankara: Sarawasta Yayınları, 2005: 85.
54. Sharma H, Clark C (Çeviren: Özkaya E). Çağdaş
Ayurveda. İstanbul: Siste Yayıncılık No. 209, 1999:
160-161.
55. Öztürk Ö. Folklor ve Mitoloji Sözlüğü. Ankara: Phoneix
Yayınları, 2009: 115.
56. Homeros. Odysseia (Çeviren: Erhat A, Kadir A) (25.
basım). İstanbul: Can Yayınları No. 594, 2011: 170.
57. Homeros. İlyada (Çeviren: Erhat A, Kadir A) (25.
basım). İstanbul: Can Yayınları No. 91, 2011: 309.
58. Doğer E. Antik Çağda Amphoralar. İzmir: Sergi Yayınevi,
1991: 33.
59. Emiş E. İskitlerin Tarihi. İstanbul: Çizgi Kitabevi
Yayınları No. 122, 2005: 13.
60. Heredotos. Heredot Tarihi (Çeviren: Ökmen M).
İstanbul: Remzi Kitabevi, 1973: 229.
61. Hippocratic Writings (ed. GER Lloyd). Middlesex,
England: 1983: 83, 163.
Cilt 56 • Sayı 1 Yoğurdun öyküsü, probiyotiklerin tarihi 59
62. Publius Vergilius Moro. Çiftçilik Sanatı – Georgica.
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları No. 2339, 2006: 56-57.
63. Strabon. Antik Anadolu Coğrafyası. Geographika Kitap
XII, XIII, XIV. (Çeviren: Pekan A). İstanbul: Arkeoloji
ve Sanat Yayınları, 2012: 36-37.
64. Tez Z. Lezzetin Tarihi. İstanbul: Hayykitap Yayınları
No. 181, 2012: 64.
65. Dalby A, Grainger S. Antik Çağ Yemekleri ve Yemek
Kültürü (Çeviren: Avunç B). İstanbul: Homer Kitabevi,
2001.
66. Delemen İ. Antik Dönemde Beslenme (2. baskı).
İstanbul: Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Yayınları.
İstanbul: Ege Yayınları, 2003: 22.
67. Ibid, s. 58.
68. Faas P. Around the Roman Table. New York: Palgrave
Macmillan, 2003: 124.
69. Solomon J. “Tracta”: a versatile Roman pastry. Hermes
1978; 106: 539-556.
70. İbn-i Sînâ. El-Kânû Fi’t-Tıbb. (Çeviren: Kâhya E).
Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını 234, 2003:
342, 367, 589.
71. Shah MH. The General Principles of Avicenna’s Canon
of Medicine. Karachi: Naveed Clinic, 1966: 292.
72. Ebu’r-Reyhan El-Beyrunî (Çeviren: Kahya E). Kitâbü’sSaydana Fi’t-Tıb. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları No. 3317, 2011: 97.
73. Ibid, s. 425.
74. Ergin M. Dede Korkut Kitabı I. Ankara: Türk Dil
Kurumu Yayınları No. 169, 1997.
75. Öğel B. Türk Mitolojisi I. Cilt (2. baskı). Ankara: Türk
Tarih Kurumu Yayınları, No. VII-102, 1998: 164.
76. Yurdakök M. Eski Türklerde Çocuk Hekimliği. Ankara:
Öncü Basımevi, 2003: 45-51.
77. Kurt A. Yoğurt’un tarihçesi ve dünya yüzüne yayılışı.
Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi 1980; 1:
72-74.
78. Kaşgarlı M. Divanü Lûgat’it-Türk (Çeviren: Atalay B).
Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları 524, 2006.
79. Arat RR. Kutadgu Bilig I: Metin. Ankara: Türk Dil
Kurumu Yayınları No. 458, 1999: 446.
80. Eflâki A (Çeviren: Yazıcı T). riflerin Menkıbeleri Cilt
I. Ankara: Milli Eğitim Baskımevi, 1953: 437.
81. Caramia G, Silvi S. Probiotics: from the ancient
wisdom to the actual therapeutical and nutraceutical
perspective. In: Malago JJ, Koninkx JF, Marinsek-Logar
R (eds). Probiotic Bacteria and Enteric Infections.
London: Springer, 2011: 1-23.
82. Aykut AS. İbn Battûta Seyahatnâmesi (4. baskı).
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları No. 2000, 2010: 281.
83. Ibid, s. 363.
84. Ibid, s. 466-467.
85. Ibid. s. 123.
86. Çevik NK (ed). Imperial Taste: 700 Years of Culinary
Culture. Ankara: Ministry of Culture and Tourism
Publications No. 2348, 2009: 14, 29, 36, 42, 48, 58,
63.
87. Emiroğlu K. Gündelik Hayatımızın Tarihi (5. basım).
İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları No. 2462,
2011: 354-355.
88. Meriç Ü. Seyyahların Aynasında Şehirlerin Sultanı
İstanbul. İstanbul: Albaraka Türk Katılım Bankası AŞ
Yayınları, 2010: 68-69.
89. Meriç Ü. Seyyahların Aynasında Şehirlerin Sultanı
İstanbul. İstanbul: Albaraka Türk Katılım Bankası AŞ
Yayınları, 2010: 145-148.
90. Dernschwam H (Çeviren: Önen Y). İstanbul ve
Anadolu’ya Seyahat Günlüğü. Ankara: Kültür ve Turizm
Bakanlığı Yayınları, 1987: 63, 69.
91. Akpınar T. Hans Dernschwam’ın gözüyle Kanuni
döneminde Anadolu’daki sefalet. İçinde: Türk Kültür
Tarihinden Esintiler. İstanbul: Kiştabevi Yayınları, 2003:
92.
92. Tez Z. Lezzetin Tarihi. İstanbul: Hayykitap Yayınları
No. 181, 2012: 62.
93. Ibid, s. 63.
94. Yerasimos M. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nde Yemek
Kültürü. İstanbul: Kitap Yayınevi, 2011: 503-504.
95. Gökmen O. Türkiye Seyahatnamesi: 1790 Yıllarında
Türkiye ve İstanbul (Olivier’in Osmanlı İmparatorluğu
Seyahatnamesi’nden Çeviri). Amkara: Ayyıldız Matbaası,
1977: 173.
96. Tabîb İbn-i Şerif. Yâdigâr. 15. Yüzyıl Türkçe Tıp Kitabı.
Yâdigâr-ı İbn-i Şerif. İstanbul: Merkez Efendi Geleneksel
Tıp Derneği ve Yerküre Kitaplığı, 2004: 245.
97. Ibid, s. 295.
98. Ibid, s. 308.
99. Ibid, s. 321.
100. Ibid. s. 327.
101. Ibid, s. 328.
102. Ibid, s. 335.
103. Ibid, s. 352.
104. Özen M. Probiyotikler: Anlatılmayan tarihçe. İçinde:
Özen M (ed). Probiyotikler & Prebiyotikler. İstanbul:
Nobel Tıp Kitabevleri, 2011: 1-15.
105. Ünsal A. Süt Uyuyunca – Türkiye Peynirleri (6. baskı).
İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011: 16.
106. Yarman A. Osmanlı Sağlık Hizmetlerinde Ermeniler
ve Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Tarihi. İstanbul: Surp
Pirgiç Ermeni Hastanesi Vakfı, 2001: 23-24.
107. Kaufmann SH. Elie Metchnikoff’s and Paul Ehrlich’s
impact on infection biology. Microbes Infect 2008;
10: 1417-1419.
108. Podolsky S. Cultural divergence: Elie Metchnikoff’s
Bacillus bulgaricus therapy and his underlying concept
of health. Bull Hist Med 1998; 72: 1-27.
109. Anukam KC, Reid G. Probiotics: 100 years (1907-2007)
after Elie Metchnikoff’s Observations. In: MendezVilas A (ed). Communicating Current Research and
Educational Topics and Trends in Applied Microbiology
(2007 Edition). Spain: Formatex.org, 2008: 466-474.
110.Sherman MP. Perinatal profiles: Elie Metchnikoff,
probiotic pioneer. NeoReviews 2011; 12: e495-e497.
60 Yurdakök Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi • Ocak-Mart 2013
111.Kaplan RM. Doctor to the Dictator: the career of
Theodor Morell, personal physician to Adolf Hitler.
Australas Psychiatry 2000; 10: 389–392.
112.Lodinová-Zádníková R, Cukrowska B, TlaskalovaHogenova H. Oral administration of probiotic
Escherichia coli after birth reduces frequency of allergies
and repeated infections later in life (after 10 and 20
years). Int Arch Allergy Immunol 2003; 131: 209-211.
113.Laporte D. Bokun Tarihi. İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları,
2011: 126-128.
114.Lewin RA. Merde: Excursion in Scientific, Cultural,
and Sociohistorical Coprology. New York: Random
House, 1999: 144.
115.Lewin RA. More on merde. Perpect Biol Med 2011;
44: 594-607.
116.Eiseman B, Silen W, Bascom GS, Kauvar AJ. Fecal enema
as an adjunct in the treatment of pseudomembranous
enterocolitis. Surgery 1958; 44: 854-859.
117.Guo B, Harstall C, Louie T, Veldhuyzen van Zanten S,
Dieleman LA. Systematic review: faecal transplantation
for the treatment of Clostridium difficile-associated
disease. Aliment Pharmacol Ther 2012; 35: 865-875.
118.Weirich A, Hoffmann GF. Ernst Moro (1874-1951) – a
great pediatric career started at the rise of universitybased pediatric research but was curtailed in the
shadows of Nazi laws. Eur J Pediatr 2005; 164: 599-606.
119.Kulp WL, Rettger LF. Comparative study of Lactobacillus
acidophilus and Lactobacillus bulgaricus. J Bacteriol
1924; 9: 357-395.
120.Weiss JE, Rettger LF. Lactobacillus bifidus. J Bacteriol
1934; 28: 501-521.
121.Cheplin HA, Rettger LF. Studies on the transformation
of the intestinal flora, with special reference to the
implantation of Bacillus acidophilus: II. Feeding
experiments on man. Proc Natl Acad Sci USA 1920;
6: 704-705.
122.Henneberg W. About Bacillus acidophilus and
“acidophilus-milk” (reform-yogurt). Molkerei Zeitung
1926; 40: 2633–2635 (in German). Cited in: Heller
KJ. Probiotic bacteria in fermented foods: product
characteristics and starter organisms. Am J Clin Nutr
2001; 73(Suppl): 374S-379S.
123.Goldin BR. Probiotics and health: from history to
future. In: Kneifel W, Salminen S (eds). Probiotics and
Health Claim. West Sussex, UK: Wiley-Blackwell, 2011.
124.Gill SR, Pop M, Deboy RT, et al. Metagenomic analysis
of the human distal gut microbiome. Science 2006;
312: 1355-1359.
125.Forsythe P, Sudo N, Dinan T, Taylor VH, Bienenstock
J. Mood and gut feelings. Brain Behav Immun 2010;
24: 9-16.
126.Dethlefsen L, McFall-Ngai M, Relman DA. An ecological
and evolutionary perspective on human-microbe
mutualism and disease. Nature 2007; 449: 811-818.
127.Costello EK, Stagaman K, Dethlefsen L, Bohannan
BJ, Relman DA. The application of ecological theory
toward an understanding of the human microbiome.
Science 2012; 336: 1255-1262.
128.Logan AC, Venket Rao A, Irani D. Chronic fatigue
syndrome: lactic acid bacteria may be of therapeutic
value. Med Hypotheses 2003; 60: 915-923.
129.Bravo JA, Forsythe P, Chew MV, et al. Ingestion of
Lactobacillus strain regulates emotional behavior and
central GABA receptor expression in a mouse via
the vagus nerve. Proc Natl Acad Sci USA 2011; 108:
16050-16055.
130.Grenham S, Clarke G, Cryan JF, Dinan TG. Brain-gutmicrobe communication in health and disease. Front
Physiol 2011; 2: 94 (Epub 2011 Dec 7).
131.O’Hara AM, Shanahan F. The gut flora as a forgotten
organ. EMBO Rep 2006; 7: 688-693.
132.Saei AA, Barzegari A. The microbiome: the forgotten
organ of the astronaut’s body – probiotics beyond
terrestrial limits. Future Microbiol 2012; 7: 1037-1046.

İLK YOĞURT NASIL YAPILDI

TARİH YAZIYORUM

Fatih Islam Seçen Bilsem Tarih ÖYG ve Proje öğrencilerinin yazılarının denemelerini yayınlamaya başlıyorum.

İlk yazımız ÖYG öğrencimiz Yunus Emre Ağlık’ a ait.

OSMANLI ZAMANINDAKİ İSTANBUL DEPREMLERİ

ÖZET

Bu makalemdeki konum Osmanlı zamanındaki İstanbul depremleri bu konuyu ele alma amacım Osmanlı zamanındaki depremleri şiddetini araştırmak. Bu araştırmayı İstanbul üzerinden yapma amacım ise İstanbul’un zamanında çok şiddetli depremler yaşadığını bilmiş olmam.

İstanbul tarih boyunca İstanbul birçok depreme maruz kaldı. Ülkemiz sınırları içerisinde, tarihindeki afetlere ilgili ilk bilgiler, M.S. 1488 yılına ve İstanbul ile ilgilidir. Osmanlı dönemindeki kayıtlarda ise Sultan 2. Beyazıt zamanında (1488 yılı 10 Eylül saat 04.00) büyük bir deprem yaşanmıştır. İkincisi ise 1509 yıllarında küçük kıyamet (Kıyamet-i Suğra) adı verilen ve 45 gün süren deprem olarak tarih kayıtlarına geçmiştir. Hatta Sultan 2. Beyazıt bu nedenle Edirne’den ülkeyi yönetmiştir. Bu depremden sonra İstanbul’da evler depreme daha dayanıklı olduğu için ahşaptan yapılmaya başlamış ancak bu seferde 1782 yılında büyük hasar bırakan ve uzun süre söndürülemeyen bir başka afet; İstanbul Büyük Yangını yaşanmıştır.1509 İstanbul depremi, “1000 yılından sonraki dönemde Doğu Akdeniz’de meydana gelen en büyük deprem” olarak nitelendirildi. Bolu’dan Edirne’ye kadar kendini hissettiren sarsıntıda, şehir halkının yaklaşık yüzde 10’u ya öldü ya da yaralandı. Bu da 13.000kişinin ölmesi demek oluyordu 109 cami tamamen yıkılırken ayakta kalanların da tümünün minaresi tahrip oldu. 1070 ev yıkıldı, surlar zarar gördü, burçlardan 49’u yıkıldı ya da ağır hasar gördü.

Ayasofya Camii’nse fetihten sonra yapılan minaresi yıkıldı. II. Beyazıt’ın Topkapı Sarayı’ndaki yatak odası da depremden çöktü, ancak padişah birkaç saat önce odadan ayrıldığı için zarar görmedi.Bu depremden sonra, II. Beyazıt çıkardığı bir fermanla, yeniden ev yapmak amacıyla aile başına 20 altın bağışta bulunmuş ve harap olan tarihi kentin yeniden imarı için 50.000 usta görevlendirilmiştir. Aynı fermanla 14-60 yaşları arasındaki erkeklerin inşaat işlerinde çalışmaları zorunlu kılınmış, bu sayede yeniden imar hızlandırılmıştır. Deniz kenarındaki dolgu zeminler üzerine ev yapmak yasaklanmış ve ahşap-karkas (bağdadi) ev yapımı teşvik edilmiştir .Başka bir kaynakta aynı konuyu şu şekilde anlatır: Divan-ı Hümayun, depremin izlerini silebilmek için her evden 22 akçe ek vergi toplanmasına karar verdi.

Şehrin yeniden imar edilmesi için imparatorluk çapında harekete geçildi. Anadolu’dan 37 bin, Rumeli’den 29 bin işçi ve usta İstanbul’a getirildi. Şehrin imarı için işçi ve malzeme temini zaman aldığından, İstanbullular 1509 kışını derme çatma yapılarda, zorluklar içinde geçirdi.

İstanbul’daki imar faaliyetlerine 29 Mart 1510’da başlandı ve çok kısa sürede, 1 Haziran 1510’da bitirildi. Afet yönetimindeki en önemli basamak ise oluşan zararı azaltabilmek ve halka acil yardım ulaştırabilmek amacı ile 1868 yılında kurulan Hilal-i Ahmer Cemiyetidir. Bu maddi ve tıbbi yardım organizasyonu Cumhuriyet döneminde Kızılay Derneği adını almıştır. İstanbullular’ın hafızalarındaki korkuyu, 10 Temmuz 1510’da meydana gelen deprem tekrar canlandırdıysa da fazla hasara yol açmadı.

10 Mayıs 1556’da yaşanan depremse hayli yıkıcı oldu. Her İstanbul depreminde olduğu gibi bu depremde de Fatih Camii büyük zarar gördü. Ayasofya Camii ve surlarda da hasar oluştu.

Bu tarihten sonra, 90 yıl kadar İstanbul’da deprem olmadı. 28 Haziran 1648’de sabaha yakın bir saatte, İzmit ve İstanbullular depremle uyandı. Ancak bu depremin merkez üssü uzakta olduğu için İstanbul’da fazla hasara yol açmadı. Daha sonra 1653, 1654 ve 1659 depremleri meydana geldi. İstanbul’da 1663 Kasım’ında meydana gelen deprem aynı anda patlayan fırtınayla kente büyük zarar verdi.

Kent, 23 yıl aradan sonra, Ege adaları, Karadeniz’in Anadolu sahilleri, Edirne civarı ve bu arada İstanbul’da da hissedilen büyük bir depremle sarsıldı. Ancak bu felaket yüzünden bölgede oluşan zarar konusunda yeterli bilgi bulunmuyor. İstanbul’da 1688, 1689, 1690’da da çok şiddetli olmayan depremler meydana geldi.

18’inci yüzyıl, İstanbul’da depremlerin kabusa döndüğü dönem oldu. 1708, 1711, 1712, 1715’te meydana gelen depremler fazla hasara yol açmadı, ancak 1719 sabahı olan deprem çok şiddetliydi. Tahribat sahası Düzce’den başlayan deprem, İzmit, Sapanca, Orhangazi, Karamürsel ve Yalova’yı da etkiledi. İstanbul’da camiler, saraylar ve surlarda yıkıntılar oluştu.

İstanbul’da 1723-1749 yılları arasında meydana gelen depremler önemli can ve mal kaybına yol açmadı. 2 Eylül 1754 gecesi olan depremden sonra, dönemin padişahı

I. Mahmud şehri terk etti. Bir büyük deprem de 22 Mayıs 1766’da yaşandı. Kurban Bayramı’nın üçüncü gününe denk gelen deprem sırasında korkunç gürültüler işitildi ve bu gürültüleri yaklaşık iki dakika süren sarsıntı takip etti. Bundan sonra 4 dakika kadar süren düşük şiddetli deprem oldu. Bu depremin artçısı sarsıntılar sekiz ay devam etti. Depremde yaklaşık 4 bin kişi öldü, çok sayıda kişi de yaralandı. Devrin padişahı

III. Mustafa, birkaç gün boyunca çadırda kaldıktan sonra Edirne’ye gitti. Şehirdeki gıda depolarının ve hanların yıkılması veya harap olması sonucu yiyecek sıkıntısı doğdu, içme suyu şebekesinin zarar görmesi, halkın temiz su bulmasını zorlaştırdı . Anadolu‘da da meydana gelen ve kayıtlarda söz edilen depremlerden biri de 1883 yılında Çeşme ve Urla bölgesinde olmuştur. Bu depremde yıkıcı olmuş nerdeyse köyler haritadan silinmiştir. Yerel ve merkezi yöneticiler bu deprem sonrası oldukça başarılı bir yönetim sergilemişlerdir. II. Abdulhamid tarafından İzmir askeri komutanı Ferik Salih Paşa, yaverlerinden Miralay Süleyman bey, Aydın valisi Naşid paşa görevlendirilmiştir. Bu yöneticiler afet sonrası oldukça uyumlu bir çalışma göstermişlerdir. Ayrıca Müslüman dini önderlerinin yanında Rum, Ermeni ve Musevi dini liderler, bölgenin önemli şahsiyetleri de yöneticilerle uyum içinde çalışmışlardır (4).  Depremde en çok etkilenen Reisdere köyü, Ferik Salih Paşa tarafından  yardım merkezi olarak seçilmiştir. Buranın seçilmesinde stratejik önemi vardır. En çok etkilenen yer olmasının yanında afet bölgesinin tam ortasında ve denize yakınlığı da bu tercihte etkili olmuştur. Osmanlı merkezi ve mahalli yöneticileri, Çeşme ve Urla depremi sonrasında başarılı bir afet yönetimi örneği sergilemiştir. Afet yönetiminde merkezi hükümet tarafından özel olarak görevlendirilen yetkililer, mahalli yönetime nazaran daha etkin rol üstlenmişlerdir. Merkezi hükümet tarafından görevlendirilen yetkililer, mahalli hükümet temsilcileri ve afet bölgesindeki dini temsilcilerinin birbirleriyle uyum içerisinde ve gayretle çalıştıkları görülmüştür. Depremzedeler için 25 gün gibi çok kısa bir sürede barakaların inşasının tamamlanarak 25-30.000 civarındaki afetzedenin barınma problemlerinin çözülmesi yadsınamayacak bir başarı olmuştur. Ayrıca ayni ve nakdi yardımların bir koordinasyon dâhilinde tek elden dağıtılması depremzedeler arasında adil bir paylaşımı sağlamıştır. Bu arada Sultan II. Abdulhamid, özel temsilcisi olarak gönderdiği Yaver Miralay Süleyman Bey vasıtasıyla verdiği mesajlar ve özel hazinesinden dağıttığı önemli miktarda para ile afetzedelerin yanında olduğunu hissettirmiştir. İstanbul’u tarih boyunca etkileyen büyük depremlerden biri de 10 Temmuz 1894’te oldu. Deprem yaklaşık 18 saniye sürdü ve birbirini takip eden üç dalga halinde etkisini hissettirdi. Tahminlere göre, bu depremde 280 kişi öldü, 298 kişi de yaralandı. Depremzedelere yardım kampanyası düzenlenmesi de bu arada gündeme geldi. II. Abdülhamid, 16 Temmuz 1894 tarihli iradesinde, depremden zarar görenler için kendi adına 1000 lira bağışladığını, şehzade ve sultanlarınınsa 500 lirayla kampanyaya katıldıklarını belirtti. Bu arada yabancı ülkeler de yardım kampanyaları düzenledi. Bu deprem sonrasında II. Abdülhamid, biri Yıldız Sarayı bahçesine, diğeri İstanbul Rasathanesi’ne konulmak üzere son sistem iki sismograf alınmasına karar verdi. Osmanlı döneminde İstanbul’u etkileyen son büyük deprem, 9 Ağustos 1912’de Şarköy-Mürefte’de meydana gelen 7.3 büyüklüğündeki sarsıntıydı. Araştırmacı-yazar Talha Uğurluel, II. Beyazıt’ın, depreme karşı önlem olarak, yerin altında biriken gazı, yerin üzerine vermek amacıyla 2 bin deprem kuyusu açtırdığını söylüyor. “Bu kuyulardan birkaçı Eyüp civarındadır, günümüzde suyu da yoktur. Halk arasında ‘dilek kuyusu’ diye adlandırılmıştır” diyen Uğurluel, Osmanlı’da ahşap evin bilerek tercih edildiğini de şu sözlerle vurguluyor: “Ahşap ev, hem rutubetli İstanbul havası, hem de fay hattı üzerinde bulunan İstanbul için bilerek tercih edilmiş. Osmanlı’nın ahşap eve yönelmesi, gelenek ve görenekten değil, depremdendir. İlk görülen Kastamonu evleri ahşap değildir, taştır. Bazı yerlerde taş, bazı yerlerde ahşap tercih edilmiştir. İstanbul’da taşa hiç yaklaşmamışlar, hep ahşap düşünülmüş. Ahşap olunca da bu kez yangınla başları derde girmiş.” Uğurluel, deprem kuyuları ve ahşap tercihi dışında padişahın, çok ciddi deprem olduğunda devleti yönetebilmek için Divan-ı Hümayun’la beraber Edirne Sarayı’na çekildiğini de söylüyor. 

OSMANLIDAKİ İSTANBUL EVLERİNİN YAPI MALZEMESİ

 Osmanlıdaki İstanbul evlerinin yapı malzemesi daha çok ahşaptır. Çünkü ahşap hem rutubeti emer hem de çok dayanıklıdır ,ancak kolay alev alır ve yangınlara neden olur.

KAYNAKÇA

İnternet kaynakları

https://www-milliyet-com-tr.cdn.ampproject.org/v/s/www.milliyet.com.tr/amp/cadde/osmanli-zamaninda-istanbul-depremleri-1455157?usqp=mq331AQFKAGwASA%3D&amp_js_v=0.1#amp_tf=%251%24s%20adl%C4%B1%20kaynaktan&aoh=15995905842636&referrer=https%3A%2F%2Fwww.google.com&ampshare=https%3A%2F%2Fwww.milliyet.com.tr%2Fcadde%2Fosmanli-zamaninda-istanbul-depremleri-1455157

kitap ve makale kaynakları

1. Işık Ö, Aydınlıoğlu HM, Koç S, Gündoğdu O, Korkmaz G, Ay A. Afet Yönetimi ve Afet Odaklı Sağlık Hizmetleri. Okmeydanı Tıp Dergisi 2012;28(2):82-123 2. Uluğ A. Nasıl Bir Afet Yönetimi? TMMOB İzmir Kent Sempozyumu. 2009. İzmir 3. Selçuk Biricik A. Yeryuvarı’nda Doğal Olaylar ve Âfetler.Marmara Coğrafya Dergisi. 2001;3(1):7-26  

4. Satılmış S.  Osmanlı’da Bir Afet Yönetimi Örneği: 1883 Çeşme Ve Urla Depremi.  History Studies. 2012;4(1): 503-527 5. Çakmak B. Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda Afet Yönetimi: 1894 Büyük Uşak Yangını . Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011;(15:63-90